Nobel Ödülü Almamış 10 Büyük Keşif 0 208

Nobel Ödülü Almamış 10 Büyük Keşif 0 209

National Geographic’in bilim yazarları, blogger’ları ve editörleri, hak etmesine rağmen Nobel Ödülü almamış çığır açan ilerlemeleri ve icatları derledi. (Orjinal Kaynak)

2014 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, beyin hücrelerinin gideceğimiz yeri bulmamıza nasıl yardımcı olduğunu yani “içimizdeki GPS”i keşfeden üç bilim insanına verildi. Nobel Barış Ödülü ise çocuk hakları aktivistleri Pakistanlı Malala Yusufzay ve Hint Kailash Satyarthi’nin oldu. Klasikleşen Nobel tahminleri National Geographic editörlerinin aklına şu soruyu getirdi: Bugüne kadar insanı hayrete düşüren hangi keşifler ödül almadı?

İşte, hak ettiği halde Nobel kazanmamış 10 keşif ve icat.

World Wide Web

National Geographic’in blogger, editör ve yazarlarına Nobel Ödülü hak ettiği halde alamamış keşif sorulurken ben de aynısını öncelikle Twitter takipçilerime sordum. Birkaç aday söylediler. Sonra Google’da “Velcro”, “karanlık madde” ve “embriyonik kök hücreler”le ilgili araştırma yaparak, bu keşifler hakkında yazılanları okudum. Ardından da şöyle düşündüm: Nobel Ödülü’nü, icatlarla ilgili bir şeyler öğrenebilmek için bu kadar bağlı kaldığım bir icattan daha fazla ne hak edebilirdi ki?

1960’lardan itibaren, ABD federal yönetimindeki araştırmacılar, daha sonra İnternet’e dönüşecek bilgisayarlar arası iletişim ağlarını yarattı. Ben olsam, 1989’da World Wide Web (www) fikrini ortaya atan ve 1990’da Web’i tarif eden ilk web sitesini kuran İngiliz bilgisayar bilimci Tim Berners-Lee’ye Nobel verirdim.

İster kedilerin dans ettiği aptalca videolar, ister Arap Baharı’nda atılan cesur tweet’ler olsun şu bir gerçek ki web, bilgiyi demokratikleştirdi. Ve bilgi güçtür.

—Virginia Hughes, Phenomena blogu yazarı.

İlk Genom

Birçok insan, bilimin en muazzam başarılarından birinin neden Nobel Ödülü almadığını merak ediyor: 2001’de tamamlanan insan genomu haritası. Tüm önemine rağmen, insan genomu bir keşif ya da icat değil, otomatik DNA dizilenmesinin endüstriyel boyutlara taşınmasını gerektiren bir mühendislik projesiydi. İnsan Genomu Projesi üzerine çalışan Eric Lander, o dönem “Bir krank milini çevirdiğiniz için Nobel Ödülü almazsınız,” demişti.

Bununla birlikte, krank milini icat etmek bir ödül getirebilir. İnsan Genomu Projesi’nden altı yıl önce Craig Venter ve meslektaşları otomatik DNA dizilenmesinin ve bir birleştirme tekniği olan tüm genom saçma yönteminin, serbest yaşayan organizma Haemophilus influenzae bakterisinin bütün kodunu okuyabilmek içn bir araya getirilebileceğini gösterdiler. Kullanılan yöntemler Venter’ın özel şirketinin daha sonradan meyve sineği ve insan genomlarının dizilenmesi için geliştirdiği metotlarla temelde aynıydı. Diğer laboratuvarlar da birbiri ardına yüzlerce türün kodlarını çıkarmak için bu yöntemleri benimsedi. Nobel komitesi, genom biliminin bu ilk zaferine en çok katkı sunan üç bilim insanını seçerken kendini baskı altında hissetmiş olmalı. Ama Venter bu insanlardan biri olmalıydı.

—Jamie Shreeve, National Geographic bilim genel yayın yönetmeni.

Kara Deliğin Ölümü

Stephen Hawking, 1970 yılının bir gecesi uyumak için yatağına giderken aklını fena halde kurcalayan bir fikir vardı. Bu anı sonradan “bir coşku anı” olarak tarif edecekti.

Hawking, daha önceleri bir şekilde ölümsüz oldukları varsayılan kara deliklerin yavaş yavaş kütle kaybedebileceğini ve nihayetinde gama ışınları yayan bir patlamayla buharlaşabileceğini düşünüyordu. Ancak sorun, Hawking’in bu fikrini doğrulayabilme imkânının olmamasıydı. Kara delikler, bugün can çekişirken bile gözlemlenebilecek kadar uzun ömürlüydüler.

Yine de Hawking’in kara delik araştırması bugün teorik fizikte iyice yerleşmiş durumda. Araştırma, her şeyin ipek gibi pürüzsüz olduğunu öne süren klasik izafiyet teorisini, her şeyin pürüzlü olduğunu savunan kuantum mekaniği ile birleştirmiş ve enformasyon teorisinin gelişmesine katkıda bulunmuştu. Şayet doğa, gözleme dayalı bir doğrulama sağlayabilseydi Hawking muhtemelen ödülü kazanacaktı. Ama bu yıldız boyutundaki kara delikler patlamaya başlayıncaya kadar, yani milyarlarca yıl daha gerçekleşmeyecek.

—Timothy Ferris, National Geographic’e katkıda bulunan yazarlardan ve The Science of Liberty kitabının yazarı.

Periyodik Tablo

Sizi biraz işin temeline götürmek istiyorum. Ve soruyorum: Kimyasal elementlerin tanımlanmasından daha temel, daha asli, daha önemli ne olabilir?

Periyodik tablo sadece bir şema değildir; bütün maddelerin kalbinde yer alan protonların, nötronların ve elektronların temel düzenini ortaya koyar. Muntazam sütunları ve sıralarıyla bu tablo, elementleri ve hatta özelliklerini onlar daha bulunmadan öngörüyordu.

Böylesine çığır açıcı bir buluşun bilimin en büyük ödülü ile onurlandırılmamış olması kulağa imkânsız gibi gelebilir, ama 1901’de ilk Nobel ödülleri açıklandığında tam olarak bu tablo gerçekleşti. Kimya ödülü, fiziksel kimya alanındaki çalışmalara öncülük etmesinden ötürü Jacobus H. van ‘t Hoff’a verildi. 1869’da Dimitri Mendeleyev tarafından yayımlanan, elementlerin birbirine nasıl bağlı olduğunu ve hareket ettiğini gösteren periyodik tablo, Hoff’un çalışmasıyla karşılaştırıldığında biraz ciddi ve temkinli bulunmuş olsa gerek.

Ama Mendeleyev için hâlâ bir umut vardı. 1905 ve 1906 yıllarında Nobel’e aday gösterildi. Ancak çalışması, bir komite üyesi tarafından çok eski ve fazla bilindik olarak değerlendirildiği için ödülü alamadı. Görünüşe göre periyodik tablo, kendi başarısının kurbanı olmuştu. 1906’da ödül, flor elementini bulduğu için Henri Moisson’a verildi. Oysa periyodik tablo bu elementin nerede olabileceğini zaten gösteriyordu.

Ertesi yıl Mendeleyev öldü, tablonun Nobel alma şansı da sona erdi. Ödül almasa da nesillerdir laboratuvar duvarlarına asılan ve asılmaya devam edilecek tablo, bilim için en kullanışlı poster haline geldi.

—Erika Engelhaupt, National Geographic online bilim editörü.

Ampul

Zamanı geçmiş teknolojilerin bir hayranı olsam da, ampulün vadesi çoktan dolmuş kutsallığının Nobel Fizik Ödülü’yle anılmamasını çok da önemsemiyorum.

Thomas Edison’ın mütevazı icadı –aslında ilk olarak İngiltere’de Joseph Swan tarafından patenti alınmış, daha sonra Edison tarafından kullanılır hale getirilmişti– bugünkü varlığımızı şekillendiren muazzam bir elektrik talebi yaratarak modern ekonomiyi (ve daha az uykuyu) inşa etti.

Edison bilimsel ilhamın çok iyi bir simgesi olan ampul için bile Nobel alamadan 1931’de öldü. Bu tarihi bir haksızlıktı. Alfred Nobel icatları ve mucitleri kendi iradesine göre ödüle dahil ediyordu. Ama ödül jürileri, kronlarını, sadece basın tarafından pek sevilen adlarıyla fizikçileri çileden çıkarmak için var olan, evrenin kontrolden çıkmış genişlemesi ya da ezoterik “Tanrı” parçacıkları gibi pratik kullanımda olmayan şeylere dağıtma eğiliminde.

Bunun yerine, dinamidin mucidi Nobel’in de tercih etmiş olabileceği gibi, bırakın ampuller Nobel alsın.

—Dan Vergano, National Geographic bilim yazarı.

Temel Parçacık (Kuark) 

Murray Gell-Mann 1969’da “temel parçacıklar ve etkileşimlerinin sınıflandırılmasına yönelik katkıları ve keşifleriyle” Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.

Ama onun en bilinen “temel parçacık” (kuark) fikrine özel bir ödül verilmedi. Maddenin bu en küçük yapıtaşları bir araya gelerek proton, nötron ve diğer tanecikleri oluşturuyor. Bu buluş, teorik fizikçilerin en güçlü araçları olan kalem ve kâğıt kullanılarak keşfedilip fizik dünyasının daha iyi anlaşılmasını sağladı. Ödülün neden verildiğine dair metinde yazanlar o kadar muğlaktı ki, henüz 40 yaşında olmasına rağmen Gell-Mann’in Nobel’i, bir tür yaşam boyu başarı ödülü olarak değerlendirilebilir. Gell-Mann’ın ödülden 5 yıl önce temel parçacıklara dair sunduğu kanıtlar, ödül tarihinde hâlâ belirsiz ve tartışmalıydı. Ödülün sunum konuşmasında da arada kaynayıp gitmişti ve bazı fizikçiler onun ikinci bir Nobel’i hak ettiğini öne sürdü. Temel parçacık fikrinin hak ettiğini düşündüğümüz ödül ayrıca, bağımsız olarak aynı fikri ortaya atan George Zweig’a ya da konuya güçlü kanıtlarla açıklık getiren deneyleri anlamlandıran James Bjorken’a da verilebilirdi.

—George Johnson, National Geographic’e katkıda bulunan yazarlardan, Strange Beauty kitabının yazarı.

Modern Evrimsel Sentez

1901’de ilk Nobel Ödülleri verildiğinde, evrim biyolojisi henüz genç bir bilimdi. Biyologlar yaşamın nesiller boyunca nasıl değiştiğine ilişkin temel ayrıntılar konusunda çok az şey biliyordu. Bazıları Darwin’in evrim teorisinin doğal seleksiyon ve diğer temel kavramlarını bile sorguluyordu.

1920’ler ile 1950’ler arasında bir grup bilim insanı –genetik bilimciler, doğa bilimciler ve paleontologlar– mutasyonların nasıl ortaya çıktığını, yayıldığını ve evrim için nasıl birer ham madde işlevi gördüklerini fark etti. Yaşama bu yeni bakış açısı, modern sentez olarak adlandırıldı. Bu bilim insanlarının çalışmaları, yaşamın tarihine dair bilgilerimizde önemli ilerlemelere götüren bir yol açtı.

—Carl Zimmer, Phenomena blogu yazarı.

Karanlık Madde

Tarihin derinliklerine inersek, Kepler’in gezegenlerin hareket yasaları, 20. yüzyılın başlarında evrenin genişlediğinin tespit edilmesi ve yıldızların spektral olarak sınıflandırılması gibi Nobel Ödülü’nü hak eden çok sayıda astronomik keşifle karşılaşabiliriz. Ancak Nobel Ödül komitesinin gözden kaçırdığı modern zamanların en önemli başarılarından biri karanlık maddenin keşfi oldu.

1970’lerde Vere Rubin ve Kent Ford galaksilerin kenarlarındaki yıldızların merkeze yakın olanlar kadar hızlı hareket ettiğini gördü. Başka bir deyişle, bu galaksiler o kadar hızlı dönüyorlardı ki birbirlerinden uzaklaşmaları gerekirdi. Onları bir arada tutan çekime katkı sağlayacak, görünmeyen bir şey olmalıydı. Bu görünmeyen şey karanlık madde olarak adlandırıldı. Evrenin kütlesinin yüzde 90’ını oluşturan, ışık yaymayan ya da yansıtmayan ve hiçbir şekilde sıradan bir maddeyle etkileşime girmeyen gizemli bir madde. Bu esrarengiz ve muğlak yapısı nedeniyle karanlık madde parçacığı anlaşılmaz olmayı sürdürdü. Yani bilim insanları bu şeyin tam olarak ne olduğundan emin değil. Her ne kadar 2011’de fizik ödülü en az onun kadar esrarengiz olan kozmolojik bir keşfe verilmiş olsa da, karanlık maddenin keşfi muhtemelen bu belirsizlik yüzünden Nobel komitesi tarafından geçerli kabul edilmedi.

—Nadia Drake, Phenomena blogu yazarı.

Hayat Ağacı

Bilim insanlarının mikropları şekillerine göre sınıflandırdığı zamanlarda Carl Woese, mikropların arasındaki ilişkinin genlerini karşılaştırarak bulunabileceğine dair bir fikir öne sürdü.

Yöntemi, yaşamın daha önce tanımlanmamış bir alanını netleştirdi: Mikroskobik Arkeler. Bilim insanları onun tekniklerini vücutlarımızda yaşayan ve sağlığımızı etkileyen mikrop çeşitlerini kataloglamak ve hem büyük hem de küçük organizmalar arasındaki evrimsel ilişkiyi haritalandırmak için kullandı.

Woese sayesinde hayat ağacı üçüncü bir büyük gövdeye, daha sağlam dallara ve yeni küçük dallarına kavuştu. Woese 2012’de öldü – Nobel ödülleriyse ölümden sonra verilmiyor. Ve hayatın bütün kapsamını gözler önüne seren birinin önüne ölüm gibi değersiz bir şeyin set çekmesi çok saçma.

—Ed Yong, Phenomena blogu yazarı.

Dinozor Rönesans’ı

1969’da Yale Üniversitesi’nden paleontolog John Ostrom, o güne dek bulunan en önemli türü keşfetti ve bu 110 milyon yaşındaki dinozora Deinonychus ya da “korkunç pençe” adını verdi. Kavrayıcı elleri, orak gibi pençesi ve üzerinde durduğu çok ileri uzanabilen ayak parmağıyla bu kertenkele türü canlı, insan boyutlarında bir yırtıcıydı.

Daha da önemlisi Ostrom, Deinonychus’un yavaş, aptal, bataklıkları mesken tutan canavarlar olarak tarif edilebilecek standart dinozor imajından çok farklı bir yapıya sahip olduğunu biliyordu. Ona göre Deinonychus, çevik ve muhtemelen sosyal bir avcıydı. Yaşam tarzı da çok hareketli olmalıydı. Ortaya attığı bu fikir, bugün bilim alanında meyvelerini vermeye devam eden “dinozor rönesansı”nın başlamasına yardımcı oldu.

Ne yazık ki Deinonychus da, paleontoloji ya da doğa tarihinin herhangi bir koluna Nobel Ödülü verilmemesinden dolayı hak ettiğini alamadı.

—Brian Switek, Phenomena blogu yazarı.

Previous ArticleNext Article

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

En Azılı Suçlulara Bile Kafayı Yedirten Dünyanın En Tehlikeli 10 Hapishanesi 0 1661

Dünyadaki hiç bir hapishane tam olarak güvenli sayılmaz. Fakat öyle hapishaneler var ki, bazılarının tarihi son derece kanlı veya karanlık. Cezaevlerinde mahkumların haklarından tutun, gördükleri işkencelere, işlenen cinayetlere, insanlık dışı yaşam koşullarına kadar bir çok kategoride değerlendirilen bu listede Türkiye‘den de hepimizin bildiği bir hapishane mevcut.

10. Rikers Island, New York – Amerika Birleşik Devletleri


İçeride tecavüz, cinayet gibi suçların rahatça işlenebildiği, dövüş kulüplerinin bulunduğu ve bir çok suçun örtbas edildiği bu ada hapishanesinde büyük suçlar işleyen New York’lular ve diğer suçlu Amerika vatandaşları bulunuyor. Hapishanedeki en büyük tehlike, hiç bir gardiyanın suçluları koruyabilecek kadar yeterli olamaması ve her mahkumun ölmemek için kendi arkasını kollamak zorunda olması.

9. La Sante, Paris – Fransa


Seine nehri civarında, Paris’in tam merkezinde yer alan bu cezaevinin aşk şehri Paris’te yer aldığına inanmak güç. Bu yüksek güvenlikli cezaevi, tarihte yer alan en ünlü cezaevlerinden biri. 1867’de açılan hapishane, Dünya Savaşı zamanında savaş suçlularını ve esirlerini konuk etmiştir. Bugün bile hala aşılamayan bir güvenlik seviyesine sahip olan bu hapishaneden tarih boyunca yalnızca 3 kişi kaçmayı başarabilmiştir.

8. Petak Island – Rusya


Rusya’da bir çok yüksek güvenlikli cezaevi var. Beyaz Göl’deki Petak Adasında bulunan cezaevi de bunlardan biri ve en ağır suçları işleyen suçluların gönderildiği bir yer. Mahkumlar haftada sadece iki kez ziyaretçi kabul edebiliyor. Burayı en tehlikeli yapan etmenlerden biri ise duvarlardaki yalıtım eksikliği ve mahkumların hayatına önem verilmemesi sebebiyle kışın eksi 40 dereceye inen sıcaklıklarda bir çok mahkumun donarak ölmesi ve bazı durumlarda akıllarını bile yitirmesi.

7. Bang Kwang, Bangkok – Tayland


Maksimum güvenlikli bir hapishane olan Bang Kwang, Bangkok’a yalnızca bir kaç kilometre uzaklıkta bulunuyor. Bu hapishanede yabancı mahkumların sayısı da bir hayli fazla. Yeni gelen suçlulara 3 ay boyunca pranga takılan cezaevinde bulunan suçluların her 10 tanesinden 1’i idam mahkumu oluyor. Bu hapishanede mahkumların bir çoğu kötü beslenme ve neredeyse hiç işlemeyen kanalizasyon sisteminin de etkisiyle çeşitli hastalıklardan hayatını kaybediyor.

6. La Sabaneta – Venezuela


Eski Devlet Başkanı Hugo Chavez tarafından “Cehennem Çemberi” olarak tanımlanan meşhur La Sabaneta cezaevi aşırı kalabalık, yetersiz personel, yetersiz bütçe, tecavüz, sebepsiz cinayetler gibi sebeplerle en tehlikeliler listesinde yer alan hapishanelerden biri. Düzenli bir şekilde ayaklanma çıkan hapishanede 2012 yılında 591 mahkum öldürüldü. 2013 yılında baskın yapılan cezaevinde bulunan, tabanca, tüfek, esrar, kokain, çeşitli cephanelikler ve 22 bin adet mermi, mahkumların gizli tuttuğu yer altı tünellerinde ele geçirildi.

5. Diyarbakır Cezaevi – Türkiye


1980 yılında açılan bu cezaevi, özellikle bölgedeki Kürt nüfusu için 35 yılı aşkın zamandır tam bir cehennem olmuştur. Ağır suçlular ve siyasi mahkumlar için kullanılan cezaevinin kanlı bir geçmişi vardır. Açıldığı günden beri yüzlerce kişi işkencelerle ölmüş, bir çok kişi kendini yakarak intihar etmiştir. Yaşları 13 ile 17 arasında değişen 350’den fazla çocuk mahkum da Diyarbakır cezaevinde yatmaktadır.

4. Gldani – Gürcistan


Gürcistan’ın Gldani hapishanesinde yaşanan dehşet, teknoloji sayesinde açığa çıkarıldı. Mahkumlara tecavüz, dayak ve işkence yapılan görüntülerin kaydedilip sızdırılmasının ardından hapishanedeki şartlar biraz da olsa düzeldi ve sorumlu tutuklularla gardiyanlar yargılandı.

3. Cotonou – Benin


Benin, Togo ve Nijerya’nın yanında bulunan küçük bir Afrika ülkesi. 2400 kişilik kadın, erkek ve çocuk mahkumların barındığı bu hapishane aşırı kalabalık. Çok kötü koşullara sahip olan bu hapishane, devlet tarafından özellikle bu durumda tutulmuyor. Fon yetersizliğinden dolayı aşırı kalabalık olan bu hapishane, hastalık ve diğer kötü şartlardan kaynaklanan ölümlere sebep oluyor.

2. Tadmor – Suriye


Suriye’de bir çölde bulunan Tadmor hapishanesi siyasi mahkumlar ve ağır suçluları barındırıyor. 2001 yılında kapatılan bu hapishane daha fazla tutukluyla 10 yıl sonra yeniden açılmış. Hapishanede kitap, radyo, televizyon gibi hiç bir aktivite bulunmuyor. Tek eğlence işkence.

1. Gitarama – Ruanda


Ruanda’da bulunan bu hapishanede durum öyle içler acısı ki, kaynak yetersizliğinden dolayı hiç bir para aktarılmayan bu cezaevi hem çok kalabalık hem de bu kadar mahkumu doyurmaya ve bakmaya yetecek kadar imkan yok. Buradaki mahkumların tek derdi işkence ve cinayetler değil. Hayatta kalma içgüdüsü ve açlık sebebiyle birbirlerini öldürüp yiyen binlerce mahkum bulunuyor.

Dünyanın İlk Hidrojen Yakıtlı Treni “iLint” 2017’de Raylarda 0 329

Demiryolu teknolojisi üreten Alstom firması, dünyanın ilk yakıt hücreli trenini kısa adımlarla rekor bir süre içerisinde tamamlayıp, gerekli testler ardından 2017 de kullanıma sunuyor!

Tren yolu kullanımı, elektrik akımıyla çalıştığı için çevremizin bir numaralı dostudur. Ancak günümüzde hala dizel yakıtla çalışan trenlerde yok değil. Alman Alstom firması, dizelle çalışan trenlerin çevreye verdiği zararın önüne geçmek için hidrojenle çalışan tren üzerinde 2 yıl boyunca çalışmalar yaptı ve nihayet uzun beklemeler ardından salı günü Almanya’nın Berlin şehrinde hidrojen yakıtlı trenin tanıtımı yapılacak.

İki yıl gibi rekor bir sürede üretimi yapılan hidrojen yakıtlı tren, dünyada bir ilke de imza atmış oldu. Aralık 2017’den itibaren Almanya’nın Buxtehude–Bremervörde–Bremerhaven–Cuxhaven hattında hizmet vermeye başlayacak.

iLint adına sahip olan bu trenin çalışma prensibiyse, trenin üstünde hidrojen tankı ve bir de yakıt hücresi bulunuyor, hidrojen bu şekilde elektrik enerjisine donüştürülüyor. Yani trenin hareket edebilmesini ve tam fonksiyonel çalışmasını sağlıyor. Ayrıca bu işlev daha önceden otobüs ve otomotiv sektöründe test edilip kanıtlanmıştı. Şunu da belirtmek gerekir ki; bu tren %0 emisyona sahip ve yolculuk esnasında sadece trenin teker sesleri duyuluyor. Yani herhangi bir şekilde gürleyen bir motor sesi de olmayacak ve tabi ki tamamen çevre dostu. Umarız bu tren başarılı seferler yaparak dünya genelinde kullanılabilir yapıya getirilir.

Kaynak

Popüler Başlıklar

%d blogcu bunu beğendi: